11 Ağustos 2012 Cumartesi

Köyüm ben ve bir Alevi Ritüeli


Köyüm ben ve bir Alevi Ritüeli


ELİF SONZAMANCI


Komşunun kızı bana, ‘’Sen Alevisin, Aleviler pistir’’ deyince can havliyle eve koşup, ‘’Ben Alevi olmam, Aleviler pismiş’’ dediğimde daha altı yaşlarında idim. Ortaokul birinci sınıfındayken bir gün öğretmen beni yanına çağırdı. Sorun saçımdaki tokalardı. Binbir hevesle taktığım turuncu, fıstık yeşili ve sarı renklerdeki tokalarımı çıkarmamı istiyordu. ‘’Neden hocam’’ diye soracak oldum. ‘’Bak Leyla Zana kürsüde ne yaptı, başında sarı, kırmızı ve yeşil bir bant vardı’’ diye yanıtladı. Saçımdaki masum tokalar günün konusu oldu. Ben bir Kürt idim, yetmiyordu bir de Alevi. Şimdilerde 30 yaşını devirdim ama Türkiye’de manzara hala değişmedi. Yıllardan sonra yine köyümdeyim, dedikodularını bile özlediğim köyüm. Bir bayram arifesinde manevi görevlerimizi yerine getirmek amacıyla mezarlıkları ziyaret edeceğiz. Ne bir kitapta yazar bu, ne kanunu vardır; her bayramda mutlaka mezarlık ziyareti yapılır ve tabii ki Duran Baba türbesi de ziyaret akınına uğrar. Duran Baba türbesine ziyaretler yanlızca köylüler tarafından yapılmaz, yazları daha yoğun olsa da, her mevsim dört bir yandan ziyaretçi akınına uğrar.

Mezarlık ziyaretleri

Köyü ziyarete gelenler için mezarlık ziyareti olmazsa olmaz kaideler arasında yer alır. Özellikle bayramdan bir gün önce yapılacak bayram ziyaretlerinde hazırlıklar, akşamdan başlar. Kimse kimseyi zorlamaz, ne zaman mezarlara gidileceğini herkes bilir ve hazırlığını ona göre yapar. Arife günü ziyaretler sabah saatlerinden itibaren başlar, dışarıdan gelenler, köyden gelenler birbirine karışır. Biz öğle saatlerinde gitmeyi tercih ediyoruz. Ve herkes teker teker yakınlarının mezarlarını ziyarete gidiyor şimdi. Elini sürüyor mezarlarına, mezar taşlarına değdiriyor dudaklarını’’ Mammo avo dastê min a’’ (Mammo bu benim elim). Bu, onları unutmadıklarını gösteren bir tür bağ aslında. Sonra bir başka mezardan, ‘’Matê Aşê az hotim, poşe mabê Fotma noyte’’ (Aşê hala ben geldim, sonra demeyesin Fatma gelmemiş diye) … Yakın zamanlarda ölenlerin acısı ise hala taze. Ölen kişinin yakınları, mezar başlarında ağıtlar yakıyor.
Devami... Bir hüzün sarıyor bütün mezarlığı. Ben böyle zamanlarda donar kalırım, duygularım körelir. Bir insana, ‘’başın sağolsun’’ demesini de beceremem, kelimeler boğazıma takılır. Öylece duruyorum orada, ağlayan insanlara bakmak kötü bir duygu, ağlayan insanlara bakanlar o kadar çok ki bu ülkede. Ölülerine karşı manevi görevlerini tamamlayanlar, onların mezarlarına ellerini sürüp, mezar taşlarını öpenler, yanında getirdiği yiyecekleri lokma niyetine masaya koyuyor. Dolmalar, kılor, içli köfte, etli pilav, lahmacun, salata gelen yemekler arasında, hepsi de özenle hazırlanmış. Tatlı olarak da baklava ve bayram şekerleri herkese tek tek dağıtılıyor. Yemeyenler ceplerinin bir köşesine koyarak torunlarına saklıyor dağıtılan şeker ve tatlıları. Çocuklar ise yakaladıkları bu fırsatı değerlendirerek, ne bulurlarsa tadını çıkarıyorlar. Kendimden bilirim; bayramlar bir fırsattı bizim için. Ne kadar şeker bulursak, o kadar çok sevinirdik. Ağıttan kalan hüzün ile bayramda biraraya gelmenin sevinci biraraya karışıyor yemekte. Yemek getirenler, herkesin tadına bakmasına dikkat ediyorlar, hatta ısrar edenler bile oluyor. Yıllar önce Urfa’da haber yapmak için bir cemevine gittiğimde de aynı manzara vardı. Herkes evinden getirdiği yiyecekleri ibadetlerinin sonunda sofraya koyup birlikte yemişlerdi (Cemin en son kısmı idi sofra. Kim gönlünden ne koparsa sofraya bırakıyor, ceme katılanlar yiyeceklerden birer lokma tadıyorlardı. Yemeğin sonunda dualar okunuyor ve cem sona eriyordu). Getirdikleri lokmaları dağıtmanın huzurunu yaşayanlar sohbete dalıyor yavaş yavaş, sonra çaylarını yudumluyorlar, kimisi birilerini eleştiriyor, kimi sohbete dalıyor ama hiç politika konuşulmuyor. Kimi ise lokmaların herkes tarafından alınıp alınmadığını kontrol ediyor. Çünkü Alevilerde lokma dağıtmak önemli bir ritüeldir ve manevi huzur verir. Öyle ki kötü bir rüya gördüğümüzde büyüklerimiz uyarır bizi; “Hemen git, bir lokma dağıt“. Görevlerini yerine getirenler arabalarına binip uzaklaşıyor mezarlardan, sonra yeni gruplar geliyor, sonra bir daha yenileri…

Duran Baba ve manevi yoğunluk

Pazarcık deyince akla Babalar gelir kuşkusuz. Ali Baba, Duran Baba, Hemî Tozî (Çıplak Hemo türbesi)…. Elif Ana’nın yeri başkadır tabi. Ben Duran Baba ile büyüdüm. Her bayramda onu ziyarete giderdik, dualar genelde, „Ya Allah, ya Duran Baba“ diye başlardı. Duran Baba, yıllar önce Cimikanlı Köyü civarına yerleşmiş. Ölüm tarihi 1936 diye geçiyor ama doğum tarihi hakkında bir bilgi bulunmuyor. Kendisi bu civarlarda çok sevilen bir ermiş olduğundan onun adına bir türbe yaptırılmış. Yıllar geçtikçe köylülerden ekonomik durumu iyi olanlar Duran Baba Türbesi’ni dört duvarla çevirdiler. Buraya gelenlerin adaklarını daha rahat koşullarda adamaları için ise bir mutfak yaptırılarak, mutfak gereçleri de temin edildi. Duran Baba’ya gelenlerin adak ritüeli şöyledir: Önce konu komşuya, eşe dosta haber verilir. Denilir ki, “Bir kurban keseceğiz buyrun siz de gelin“. Sonra gruplar halinde Duran Baba’ya gidilir, kimisi yaya, kimisi traktörlerle, kimisi ise otomobillerle yola koyulur. Köyde ilk durak Ulaş’ın evidir. Ulaş, Duran Baba Türbesi’nin bakımını yapan bir genç. Ulaş mezarlıkların anahtarlarını alarak yola koyulur ve gelen yabancılara da malzemeleri kullanmalarında yardımcı olur. Kurbanlar dualar eşliğinde kesilir ve kara kazanlarda kaynatılır. Bulgur pilavları yağlanır. Gelen herkesin kurbandan birer lokma yemeleri sağlanır. Yemekten bir kısmı gelemeyenlere dağıtılmak için saklanır. Yemekten sonra Kürt geleneğinin vazgeçilmezlerinden çaylar da demlenir. Dağ havasında çay içmenin tadı bütün yorgunlukları alır. Benim de, Duran Baba’ya gittiğimde vazgeçmezlerim arasındadır ateşte kaynamış kaçak çay. Bu arada Duran Baba Türbesi’nin bulunduğu alanda gelen çocuklu aileler için çocuk parkı bile yapılmış. Gelenlerin rahat bir ortam yakalamaları için bütün ayrıntılar düşünülmüş kısacası.

Ulaş ve sazının telleri

Şimdi biraz da Ulaş’tan bahsetmek istiyorum. O bütün mezarlığın yükünü sırtında taşıyor. Duran Baba’nın manevi huzuruna ermek için başka bir gün seçiyorum. Ve aradan geçen bir kaç haftadan sonra yine türbedeyim. Ulaş geçen seferki gelişimde bir trafik kazası geçirdiği için onu görme fırsatım olmamıştı. Nedeni ise, iyi görmeyen gözlerine rağmen köy ile türbe arasındaki gidiş gelişleri kolaylaştırmak amacıyla motosiklet kullanması. Karşıdan gelen traktörü farkedemeyince çarpışmışlar. Büyüklerin deyimiyle, ‘O’nu Allah korudu’. Küçükken balkondan düşmüş Ulaş, daha sonra menenjit hastalığı geçirmiş ve hastalık gözlerine vurmuş . Doktor doktor gezmiş ama nafile. Zamanında tedavi edilemediğinden dolayı artık tedavisi imkansızmış. Zamanında tedavi edilememesi bilmezlikten değil tabii, fukaralıktan. Sohbete dalıyoruz onunla, kimler geliyor ne zaman geliyorlar öğrenmek istiyorum, ben soruyorum o yanıtlıyor. En çok Almancılar geliyormuş yazın. Bu arada gelenler ister İsviçre isterse İngiltere’den olsun adı Almancıdır her zaman. “Bazen dört tane kurban birden kesilebiliyor“ diyor Ulaş. ‘’Beni çağırdıkları zaman gelip hazırlıkları yapıyorum, bazen de dinlenmek istediğim zaman geliyorum buralara. Ağaçlara bakıyorum, mezarlara da. Yazın çok dolu oluyor ama kışa doğru yoğunluk azalıyor’’ diye devam ediyor. “Herşeyi ben bu kafa var ya, bu kafayla öğrendim. Gözlerim iyi görmüyor ama hafızam çok iyi. Saz çalmasını da böyle öğrendim. Keşke kimse kimseyi kırmasa, herkes birbirine iyi davransa. Ne kadar yaşıyor ki insan. Şu ölümlü dünyada herkes birbirini sevse ne çıkar? Sonra sazının tellerine vuruyor, her tarafta yağmur sonrasının mahmurluğu, herkes iyi , herkes mutlu, bir tek Ulaş’ın sazının tınısı; “Çeke çeke ben bu dertten ölürüm“...

Sonuç

Duran Baba’da öyle huzur doluyor ki içime, gürültüden uzak, kötülüklerden uzak… Pek din olgusuyla büyümedim. Alevilik ibadet yapılarak yaşanmaz bizim oralarda. Yaşam tarzına sızmıştır herşey ve her şey spontane yaşanır. Birçok Alevi böyle yaşar, belki de bundandır bazı kesimlerin tepkisi. Diyarbakır’da öğrenciyken çok sevdiğim bir amca vardı, arkadaşımın babası idi. Yetmişli, belki de seksenli yaşlarını devirmiş, aklı hala başında, sohbeti hoş bir amcaydı. Benimle bildiklerini paylaşır ve onunla sohbet etmekten büyük zevk alırdım. O’na Alevi olduğumu söylemiştim tabii. Bir gün beni karşısına aldı; “Seninle çok önemli bir konu konuşmak istiyorum“ dedi. “Peki amca. Buyur, ne söylemek istiyorsun?“ dedim. „Komşum var bir tane, onunla da konuştum, eğer bunu yaparsan büyük sevap işlersin’’ dedi. Ben hala şaşkın şaşkın ona bakıyorken, “Seni hak yoluna davet ediyorum kızım. Eğer sünni olmayı kabul edersen büyük bir sevap kazanırsın“ deyiverdi. Söylenenler şaka mı ciddi mi hala kavrayamamışken, “Sağol amca, ben Alevi olmaktan çok memnunum“ dedim. Her ne kadar, “Beni yanlış anlama“ demiş olsa da ben onu yanlış anlamıştım. Arkadaşlarım, geldiğim kültürü merak etmelerine rağmen, bazılarının aileleri Alevi olduğumu duyduklarında çok şaşırırlardı. Hatta beni kabul etmeyenler de çıkardı aralarında. “Aleviler gavurdur“ diyenlerden tutunda, “Öyle mi siz Alevi misiniz?“ diyen de olurdu. Ama bu amcamın bana yaptığı, yıllardır bize karşı beslenen önyargıları gözlerimin önüne serdi. Alevilik anlattıklarımdan başka birşey değildi ki… Özüne insan sevgisini koymuş bir inanç...
  
23 Ekim 2010

YENİ ÖZGÜR POLİTİKA